CLICK HERE FOR BLOGGER TEMPLATES AND MYSPACE LAYOUTS

1 Nisan 2011 Cuma

Ardımda kimse yok. Sadece ben ve biraz daha az şarap...

Ben hala aşkın sığ sularında
umuda dalıyorum.

Kendi etimi kemiriyorum
aynı histerik hazla.

Yine beyaza boyalı bir odada
bekleyeni dinliyorum.

Çığlıklar bastırıyorum
gırtlaktan diyaframa.

Tenim yol yol çizgilerle sargılı
ama artık daha iyi bakıyorum
delik deşik sancıları gizliyorum.

İçim daha çok duman
Ciğerlerim isten çeperlerle sarılı
Öksürüklerim daha hiddetli
Ömrümden vakitler eksiltiyorum
daha fazla.

Dilimde toplar çevirmiyorum artık.

Sol dizim sağ dizimden daha ağır
yaralı bereli.
Özlem nöbetleri geçiriyorum
yüksek ateşli.

Yorganıma vanilya kokuları siniyor
eskisi gibi.

Etrafımdaki insanlar daha küçük
acıları sığ
Ufak kızların kahkahaları
perçinliyor çocukluğumu
Gülüşlerimin içinde eser miktarda alay var.

Akşam yemeklerine sıkıntılar pişiriyorum
Daha az farkediyorum
Daha az anlıyorum
Daha az azalıyorum
Bütün o aşağılık kadınları dişliyorum
Dişliyorum da
sindiremiyorum
Masanın üstünde
tabaklara paylaştırıyorum hıncımı
Soğuyunca yenmiyor
Kendimden geriye atıyorum.

Düşlerimi parça parça
düşürüyorum gözlerimin ardına
Hayallerimi kefensiz
koyu kabuslara bırakıyorum
Öyle kabuslar ki
merhametten yoksun
Haykıramadıkça
göğüs kafesim ikiye ayrılıp
hüznü toprağa akıtıyor.

Artık denklemler çok bilinmeyenli
yoktan seçmeli
İşlemlerden uzun uzun sıkıntılar sarkıyor
çözdükçe dolanıyorum
Ama eğleniyorum yine de.

Her adımda
kendi ardıma düşüyorum
Bilmiyorum
artık daha az şarap içiyorum
belki de hepsi bu yüzden.

5 Mart 2011 Cumartesi

Sarı yer.

Maviler çok, lacivert göğe. Soluyamadığım kokular tükenmiş ya ben uyanmadan. Ama bulutlar kapaklanırmış parmak uçları denize değenlerin üzerine. Parmak uçlarım denize değiyor ve toprağa bir adim kala ben, hangi düşlerin içine yuvarlanıyorum bilmem.. Öyle düşler ki, bilemezsin nasıl da arsız...
Nasıl da kahpe.. Nasıl da gelincik kırmızısı.. Nasıl da zencefil acısı.. Nasıl oluyor da saplanabiliyor göğsüme? Öylesine arsız...
Sarı bir yerde. Sarı bir sey. Yok hayır siyah...
Maviler çal, lacivert göğe. Bulutlar hep devinirmiş avuçları toprağa uzanmışlara. Avuçlarım toprağa uzanmış...
Ama bilirim ki orada, sarı yerde, o simsiyah, sere serpe.. Dudağının kenarı sıyrılmış, altından gülüşü görünüyor. O'na düşmek.. Içine doğru akıp gitmek.. Içinden kayıp gitmek olsa şimdi.. Ah bir kıvrılabilsem kuru ama yumuşak -ki bulutlar beton kalır yanında, bilemezsin- sıcak ama serin, biraz ter biraz da mevsim kokan göğsünden boynuna...
Gökyüzünden maviler çal. Bulutlar dökülürmüş ellerini yağmura açanların üstüne. Ellerim ıslak... Sarı yere gidiyorum, vanilyali, limonlu, yaseminli kokulara çarpa çarpa. Sarhoşum biraz da sanki.. O, sarı bir yerde, uzanmış sere serpe.. O'nun adı mavi, o'nun adı lacivert, o'nun adı yağmur, o'nun adı rüzgar, o'nun adı gelincik, o'nun adı zencefil, o'nun adı toprak, o'nun adı deniz, o'nun adı düş, o'nun adı sakin, o'nun adı huzur... O'nun adı yok...